Pedagoji, başlangıçta soyluların çocuklarını eğitmek için ortaya çıkmış, zamanla bilgiye erişimin artmasıyla daha geniş bir kitleye yayılmıştır. Sanayi Devrimi sonrası örgün eğitim gelişmiş, otoritenin değişimiyle eğitim anlayışı dönüşmüştür.
Özellikle savaşlar sonrası gençlerde ortaya çıkan değişimler pedagojinin gelişmesine neden olmuştur. 68 Kuşağı hareketi, eşitlik düşüncesini savunsa da, bu farklılıkların silinmesi ve bireyin eksiklik hissetmemesi sonucunu doğurmuştur. Oysa insan doğası gereği bir eksiklik duygusu taşır ve bu eksiklik gelişimin temelidir.
Sınav kaygısı gibi eğitimle ilgili sorunlar, bireyin sınırlarının muğlaklaşması ve toplumsal beklentiler nedeniyle öznel alanını koruyamamasından kaynaklanır. “Yeterince iyi olmak” kavramı, bireyin hem doyurulmasını hem de bazen yoksun bırakılmasını içerir; bu süreç sağlıklı bir gelişim için gereklidir.
Öğrenme, yalnızca bilgi edinmek değil, bilgiyi işleyerek dönüştürme sürecidir. Bu süreç, bireyin düşünce kapasitesini geliştirir ve kendisini daha iyi anlamasını sağlar. Tıpkı bebeklerin anne ile kurduğu ilk ilişkide olduğu gibi, birey öğrendiğini içselleştirdiğinde gelişim sağlar. Öğrencinin başarılı olması için bilgiyi alabilmesi kadar, onu işleyerek anlamlandırması da önemlidir. Ancak kaygı ve korkular baskın hale geldiğinde, öğrenme süreci kesintiye uğrar.
Öğrenme sürecinde bireyin öznel alanı, yani kendi düşüncelerini oluşturabileceği, gelişimine uygun bir alan yaratması kritik öneme sahiptir. Ancak toplumsal beklentiler, sınav kaygısı ve yeterli olma baskısı, bu alanı daraltarak bireyin dış beklentilere göre şekillenmesine neden olur. Bu durumda birey, kendi sürecini yönetmek yerine başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışan bir nesneye dönüşebilir.
Öznel alanın korunması, bireyin “iyi” olmaya değil, “yeterince iyi” olmaya odaklanmasını gerektirir. Bu bir dengeyi ifade eder; bireyin hem gelişimine katkı sağlayan tatmin duygusunu hem de eksiklik hissinin yarattığı motivasyonu korumasını sağlar. Ebeveynler, eğitimciler ve uzmanlar, bireyin kaygılarını dönüştürebilecek bir çerçeve sunarak onun öznel alanını desteklemelidir.
Sonuç olarak, bireyin sağlıklı bir öğrenme süreci yaşayabilmesi için merakını koruyabilmesi, kendi öğrenme yolculuğunu yönetebilmesi ve öznel alanını savunabilmesi gerekir. Gerçek öğrenme, ancak bireyin bu sürece aktif olarak katılmasıyla mümkündür.
Klinik Psikolog Halil İbrahim Yalçın